..Victoria..

1893 /Erivan

yaz gecesi.. tıpkı Roma ve İstanbul gibi yedi tepeli bir şehir burası.. osmanlılar “rewan” diyor bu kente, yani “giden, yol alan,ilerleyen” anlamında.. aslen Karacadağ/ Diyarbakırlıyız ama ailem yaklaşık yüz yıldır bu topraklarda yaşıyor.. Osmanlı askerlerinden bir subay ailemizden bir kız istiyor, uygun görülmeyince de gece gelip kızı kaçırmaya çalışınca çatışma çıkıyor.. aile bir tabur osmanlı askerini çatışmada öldürünce, artık osmanlı topraklarında barınamayacaklarını anlıyorlar.. ve en yakında ki topraklara göç başlıyor: Rusya’ya.. Kervan halinde ilerliyor aile, ağrı, hakkari, kars, iran taraflarına kollar bırakarak göç sürüyor.. ve beşinci kuşaktan dedem Şemdin kardeşleri ile beraber Erivan’a yerleşmeye karar veriyor.. Babam Bedir Bey zamanına kadar burada yaşıyor aile.. Rahmetli Babam; sert görünüşlü, fazla konuşmayan, çok güzel giyinen, çok güzel bir atı olan o zamanın belkide en zengin tüccarlarından biriydi.. Fakat aile Buraya yerleştiğinde yabancı ve müslüman olduğumuz için yerli halk tarafından dışlanmışız.. zamanla anlaşmazlıklar artmış ve çatışmalara dönüşmüş.. Yabancı olmanın yanı sıra, farklı bir dinden olmakta işleri iyice karıştırmış.. ben o dönemi sadece anlatılan kadarıyla biliyorum; neredeyse her gün iki taraftan bir kişi ölüyormuş.. ben doğmadan yaklaşık on gün önce babamın kahyası öldürülmüş.. en yakınına kadar ölümü tatmış babam.. kahya ailenin tüm işlerini düzenleyen kişi olmanın yanı sıra, babamın da korumalığını yapıyormuş.. iri yarı, esmer, heybetli bir adammış.. bir gece at üstünde çıplak bir halde her iki böbreğinden bıçaklanmış bir şekilde bizim evin önünde bulunmuş.. babama ne kadar yaklaşabildiklerini göstermek isemişler.. aile yasa büründüğü sırada ben doğmuşum… gözün aydın demişler babama, bir oğlun oldu.. zayıf, ama uzun boylu bir bebekmişim, kaşlarım çatık ağlıyormuşum beni babamın kucağına verdiklerinde.. yeni doğmama karşın başımda bir tomar esmer saç varmış.. beni kucağına aldığında “ismini ne bırakacaksın Bedir Aga?” diye sormuşlar babama.. durmuş… düşünmüş… bu çocuğun adı Kinyas olacak demiş… Hem rusca manası güzel (kinyas ruscada prens/ lord anlamına gelir) hem de kahyam öleli daha on gün oldu, fakat bilinsin ki benim kin‘im başkalarının yas‘ı olacak.. demiş, ve adımı Kinyas olarak bırakmış..

okul çağına kadar hep çatışmaların içinde büyüdüm.. gece evden çıkmam yasaktı, gündüz de sadece benden büyük kuzenlerimin eşliğinde çıkabiliyordum.. Babam asker olmamı istiyordu, beni akşamları karşısına alır asker olursam bana neler yapacağını anlatırdı.. güzel bir at alacak, ve atın nallarını altından yaptıracaktı.. O kadar yürekten isiyordu ki bunu, kıramadım.. Ve beni önce Kiev’de sonra da Baku’de harp okuluna gönderdi..

Öğrencilik yıllarım hep aileden uzakta geçti.. Tüm dünya gibi Rusya’nın da karışık olduğu dönemlerdi.. Kominizm isteyenler yaygınlaşıyor, rejim karşıtları ile her gün polis çatışmak zorunda kalıyordu.. Bizlerde subaylar olarak gelişmeleri yakından takip ediyorduk..

O zamanlar bir kız arkadaşım vardı: Victoria.. boyumun iki metreye yakın olduğunu düşünürsek yanımda kısa kalmayacak kadar uzundu.. sırtına kadar uzanan yumuşacık düm düz tek bir kıvrımı bile bulunmayan saçları vardı.. sadece tane tane kumlardan oluşan bir kumsalda, dalga kumlardan çekildiği vakit güneş mat kahve bir iz bırakır ya hani kum taneleri üzerinde.. işte o renk victoria’nın ten rengiydi.. en esmer rus güzeliydi diyebilirim.. balerindi.. 4 dil bilir, ve çok güzel piano çalardı.. rusyada malum kışlar, su birikintisi bırakmayacak kadar soğuk geçerdi.. victoria’la buz tutmuş küçük bir gölde buz pateni yaparken tanışmıştım.. daha doğrusu bana o öğretmişti.. aşık oldum.. aşık oldu.. bana herşeyi unutturmuştu…

Rus ordusunda yüz başı oldum.. tıpkı ülke gibi, ordu da ikiye bölünmüştü.. tüm dünya karışmış, rusya çalkalanıyordu.. aileler rusyadan göç etmeye başlamış, her gün çıkan çatışmalarda yüzlerce insan ya ölüyor, ya yaralanıyordu.. bu sırada Osmanlı son günlerini yaşıyor,topraklarında yeni bir devlet kuruluyordu.. ailemden yaklaşık iki aydır haber alamıyordum.. son duyduğum osmanlının zayıflamasıyla beraber tekrar kendi topraklarına dönmeyi düşündükleriydi.. babam, sana mutlaka haber göndereceğim dediysede, bir daha haber alamadım..

Rusya’da işler gün geçtikçe karışıyor.. ordu da içten içe kaynıyordu.. Ailemden haber alamadığım yetmiyormuş gibi Victoria’da artık çok nadir görebiliyordum.. İpler iyice gerilmişti.. Lenin taraftarları her geçen gün artıyor ve Çarlık olayların önüne geçemiyordu.. ve artık devrim zamanı gelmişti.. ekim 1917, Çarlık Rusya daha fazla dayanamadı ve Lenin komutanlığında ki kızıl ordu yönetimi ele geçirmişti.. aslında yapılan sosyalizm vaadiyle, bir mutlak monarşinin devirilip, yerine totaliter bir cumhuriyetin ve kalkınmacı sanayileşmeci bir kapalı ekonomi politikasının geçişinden başka bir şey değildi.. orduda ki bolşevik ağırlığı her geçen gün arttı.. ne yapacağım.. ne olacağım.. nereye gideceğim hakkında tek bir fikrim bile yoktu..

Gece yarısı…
Kapım yumruklanıyor.. açmalı mıyım? ama yumruklayanların niyeti belli, ben açmazsam onlar kapıyı kıracaklar… Kaçmalı mıyım? nereye gidebilirim ki? nereye saklanabilirim ki? kalktım.. kapıyı açtım.. iki subay ellerinde silahlarla beni götürmeye geldiklerini söylediler.. zaten içten içe beklediğim bir şeydi.. çünkü yeni orduda müslüman ve faklı etnikten subaylar istenmiyordu.. uzun pardesumu giydim, ayakkabılarımın arkasına basarak kapıda ki askeri kamyonun arkasına geçtim.. yaklaşık 20 kişiydik.. bir kaçını tanıyordum.. göz göze geldik.. ama konuşmadık.. nereye gidiyorum?? kamyon çukurlara girip çıkıyor ve her saniye biraz daha şehirden uzaklaşıyorduk.. çok soğuk.. ellerim, ayaklarım donmak üzere.. pardesume sarıldım.. gözlerimi kapadım.. Babamı düşünüyorum.. Kardeşlerimi.. Kim bilir nerdeler.. Victoria.. iki haftadır onu da göremiyordum.. 24 yaşında, orduya hainlik suçlamasıyla infaz edilmek üzere askeri bir kamyonun arkasındayım.. zaten onlar öldürmese, birazdan soğuktan donacağım..

Durduk.. bomboş bir arazi.. yan yana dizilmemizi söylediler.. tek tek gözlerimiz bağlandı.. rüzgar yok.. kuru ayaz.. ses yok.. uğultu yok.. nefesimi duyuyorum.. maskenin altından buhar olup çıkıyor.. kurşun sesi.. biri yere düşüyor.. bir kurşun daha, biri daha düştü.. tek tek işliyor kualaklarıma kurşun sesleri.. kaçıncıyım? hangisi beni yere yığacak? bir kurşun sesi daha.. sağımda ki subay bana çarparak yere düştü.. elime yüzüme bır sıcaklık sıçradı.. kan.. nefesimi tuttum.. bir kurşun.. ses.. gözlerimi yumdum.. solumdakine bir şey oldu! salak herifler benimle oyun oynuyorlar! vurun artık! vurun! solumdaki ayaklarımın üzerine yığıldı.. aynı sıcak sıvı sıçradı yüzüme, boynuma.. 8 kurşun daha saydım.. ağlıyordum.. ağlıyorum…. sonra… birden… yüzümü açtı biri.. beni evden alan subay… ellerimi çözdü… ve bana derhal rusyayı terketmem gerektiğini söyleyip kamyona binip gittiler.. kafam allak bullak olmuştu! yerde sonradan saydığım 18 ölü müslüman subay vardı.. karın üstünde donmıştu kanları.. yüzüm boynum kan taneleri ile doluydu.. kamyonun gittiği yere doğru koşmaya başladım.. artık Rusya’da kalamazdım..

Beni neden serbest bıraktıklarını biliyorum: Victoria… Victoria’nın babası Lenin’in komutasında önde gelen komutanlardan biriydi.. ve beni severdi.. hep şakayla karışık söylediği bir şey vardı: tek kötü yanın, müslümanlığın diye.. beni bana bağışlamıştı.. Sabaha kadar yürüdüm.. donmamak için durmadım.. düştüm.. kalktım.. yürüdüm.. orduda aldığım eğitim ilk kez işe yarıyordu… dayanıklı biriydim.. kurtulacağımı biliyordum..

Evime geldim.. akşam olmadan gidecektim buradan.. en yakın ülke İran’dı.. orda akrabalarımız olduğunu biliyordum.. ne olursa olsun gidecektim.. ailemden haber alamasamda içimden bir ses osmanlı topraklarına döndüklerini söylüyordu.. eşyalarımı topladım.. çok az şey aldım yanıma.. silahım.. yetecek kadar para.. giyecek bir şeyler.. fazla vakim yoktu.. gitmeliydim… son bir işim kaldı:Victoria

Gizlice evlerinin önüne gittim.. babası orduda bu kadar ön plana çıkınca evin etrafında askerler sürekli nöbet tutuyordu artık.. evden çıkması için bekledim.. son bir kez görmeliydim.. ve işte orda.. saçlarını toplamış, elinde deri çantası, o kadar uzun boylu olmasına karşın hep giydiği topuklu deri çizmesi.. al yanakları, buz mavi gözleri.. yanımdan geçerken tutup çektim.. irkilip korkmuştu.. dudakları nefesimin ucundaydı.. yüzünü ellerimin arasında aldım.. Tanrım nasıl da özlemişim! yüzümü boynuna gömdüm.. ağlıyordum.. sarıldı bana.. neredesin sen diye kızmaya başlayacaktı ki.. olanları anlattım… ben anlattıkça o da ağlamaya başladı…
-Gitmem gerek Victoria
-Gidemezsin!
-Gitmezsem beni öldürecekler.. İranda akrabalarım var.. onların yanına gidip, sonra da ailemi arıycam
-Gidemezsin!
-Artık orduda da Rusya’da da yerim yok anlamıyor musun? burası benim için bitti..
-Gidemezsin! Babamla konuşuruz.. mutlaka yapılabilecek bir şey vardır!
-baban yeterince yardım etti bana zaten.. fazlasını isteyip şansımı zorlayamam.. gidiyorum ben victoria.. seni son kez görmeye geldim.. iran a gidicem..
-Ben de geliyorum!
-Anlamadım?
-Bende geliyorum..
-Benim bile nereye gideceğim ne yapacağım belli değil! Sen nereye geliyorsun??
-Senin gittiğin yere….

Gelme diyemedim.. neden bilmiyorum, diyemedim.. belki de yanıma almak istediğim tek şey Victoria’nın kendisi olduğu için.. Gidip eşyalarını alacak, ve iki saat sonra şehrin güneyinde buluşacaktık.. Victoria benimle İran’a geliyordu…….

İki saat sonra atın üzerinde karşıdan geliyordu.. onun gelişini izlerken ne kadar doğru bir karar verdiğimi düşündüm.. gelmek isteyene gelme, gitmek isteyene gitme denmezdi..
Victoria yanında 7 çuval getirmişti.. ve içlerinde sadece Rusca kitapları vardı..

6 gün boyunca at üstünde durmadan, dinlenmeden İran’ın Dil bölgesine doğru yol aldık.. artık gidecek halimiz kalmamıştı.. üstelik Victoria hastalandı, çok kötü öksürüyordu.. durduğumuz köylerde akrabalarımı tanıyanlar vardı.. doğru yoldaydık.. ama artık gücümüz kalmadı.. ilk köyde kalmak zorunda kaldık.. bizi evlerine aldılar.. ağırladılar.. az yolumuz kalmıştı fakat hiç gücümüz yoktu.. köyün ağası adamlarından birini akrabalarıma gönderdi.. bizde o süre boyunca orda kaldık.. haberi alan akrabalarım bizi almak için geldiler.. ve onlarla köye gittik.. 3 hafta kadar Victoria’nın iyileşmesini bekledim.. Akrabalarım babamın Osmanlı’da olduğunu söyledi.. Rusyada işler karışınca Osmanlı topraklarına geri gelmiş, göl kenarında Van’a yerleşmişler.. artık nerde olduklarını biliyordum… Victoria’da iyileşince.. 3 gün süren bir yolculuk sonrasında Van’a gelmiştik..

Daha önce hiç görmemiştim bu şehri.. Ne kadar güzeldi.. Deniz kıyısında sahil kasabası gibiydi.. tam yedi renk sayabiliyordum gölde.. gökyüzü değiştikçe, göl sanki onunla dans eder gibi rengini değiştiriyordu.. yemyeşildi.. Arapça, kürtçe, ermenice ve türkçe konuşuluyordu.. ailemi bulmam hiç zor olmadı.. buraya yerleşmiş, kendi düzenlerini kurmuş, toprak sahibi olmuşlardı.. Yaşadığım onca kötü olaydan sonra ilk defa huzura kavuşmuştum.. hemen bize bir ev yaptırdı babam.. Victoria’yla evlendim.. o da sevmişti Van’ı.. kürtçeye alışması biraz zaman alacaktı.. bizimkilerin de ona alışması.. Bizimkiler Victoria diyemiyorlardı, o yüzden “Leylo” ismini verdiler ona.. Leyla gibi aşık olduğu için..

Victoria hep suskun biriydi.. çok konuşmazdı, çok iyi dinler ve hep gülümserdi.. en çok sevdiği şey okumaktı.. tam bir kitap bağımlısıydı.. Onun için rusça bir kitaptan bir sayfa okumak en büyük mutluluktu.. balerindi.. dans etmekti işi.. o incecik parmaklarının üzerinde akardı sanki.. Evin çatısını düm düz yaptırmıştım onun için.. ve bahçenin her tarafına evi çevreleyecek şekilde kavak ağaçları diktirdim.. burası onun dans pistiydi.. yaz geceleri , ay ışıgında evin damına çıkar dans ederdi.. biraz kıskanç olduğum için kavak ağaçları benim fikrimdi; yapraklarından kimse göremezdi onu.. Öylece dans ederdi sabaha kadar… Çocukları çok severdi.. o yıllarda bizim köyde ki tüm çocuklar rusca şarkılar öğrenmişlerdi.. Victoria hiç bir zaman din değiştirmedi, o yüzden aileleri çocukları göndermemezlik etmesinler diye, bizim evden çıkan her çocuğa bir altın verirdim..

1923.. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Artık Osmanlı Devleti sadece tarih kitaplarında bulunan bir devlet olmaktan öteye gidemeyecekti.. Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı oldu.. Gelişmeleri uzaktan seyrediyorduk.. ama bildiğim bir şey vardı, hiç bir devrim kansız olmazdı.. bu gördüğüm üçüncü devrimdi.. İran’da şahlık, Rusya’da Çarlık, ve şimdi de Osmanlıda padişahlık yıkılmıştı.. sıkıntılı günler yaklaşıyordu..

1926 Mart ayı.. güzel günlerin geride kaldığı ay.. Türkiye Cumhuriyeti devrimi de diğer devrimler gibi acısız olmayacaktı. otoriteyi tek ele almak isteyen devlet doğuda kendisine karşı çıkan, çıkabilecek olan veya çıkmayan kim varsa batıya sürgüne gönderiyordu..böylece heterojen bir yapı oluşturacak, homojen toplulukların, ailelerin, aşiretlerin güçlenmesini önleyecekti..

Ben Brukan aşiretinin başına geçmiştim.. Babam henuz vefat etmemişti fakat yaşlandığı için aşiretin işleri, düzeni ve kuralları ile ben ilgileniyordum.. bir sabah köye askerler geldi.. Evimdeydim.. Misafirim oldular.. ve geliş sebeplerini söylediler.. Kürt aşiret büyükleri sürgüne gönderiliyordu.. Yani beni sürgüne götürmek için gelmiş evime girmiş, ve yemeğimi yemişlerdi.. Önce İzmire götürülecek ordan, şimdilik açıklamadıkları başka bir yere sevk edilip yargılanacak; suçsuz bulunursam evime geri gönderilecektim..

Artık askerlerin beni alıp götürmesini alışmıştım.. biraz müsade istedim.. kalktım giyindim.. eşyalarımı metanetle topladım.. suçum yoktu.. o yüzden geri geleceğimden de kuşkum yoktu.. desemde vardı..
Ellerimi kelepçelediler.. at üstüne bindiğimiz sırada Victoria’nın sesini duydum…
Kürtçe bağırdı askerlere :
-Onu götürmeyin!
Askerler cevap vermedi..
-Onu götürmeyin yoksa elimi tandıra basarım!
bunu duyduğum anda attan atlamaya çalıştım çünkü yapacağını biliyordum! Bugüne kadar dediği her şeyi yaptı, gözünü kırpmadan bunu da yapacaktı.. yere düştüm.. beni kaldırdılar.. Victoria’ya doğru koşmaya çalıştıysamda.. izin vermediler.. beni tekrar ata bindirdiklerinde kimse victoria’yı tutamadı.. çığlığını duydum..

İki yıl sürgünde kaldım.. toplama kampında yargılandım.. daha sonraki yıllarda magazin- haber dergilerinde bu kamplarda çekilen fotograflarım yayınlacak, devlet baba benden özür dileyecek, ve bu mevzu “devlet baba hem sever hem döver” mantığı ile kapanacaktı.. (üstelik beni iki farklı sürgüne daha yollayacaklardı.. hem de tek gerekçe ile Kürt Ağası.. Eğer 30 bin kişilik bir aşireti yönetiyorsanız, devlete zarar vermeseniz bile böyle bir ihtimali göz ardı edemeyen Devlet sizi alabilir, yargılayabilir, suçlu bulabilir, veya geri ailenize sizi iade edebilir.. Suçsuzdum.. 3 mahkemedende beraat ettim..)

İlk sürgün.. Büyük abimle beraber köyden alınıp önce İzmir’e ordan Sivas’a getirilmiştik.. günler geçmiyordu.. Benim çocuğum yoktu.. Abimin çocukları başı boş kalmışlardı.. işlerimiz bozulmuştu.. topraklarımız bedeli ödenmeden devlet hazinesine alındı.. borç harç içinde kaldık.. mal varlığımız yarı yarıya azaldı.. Rusyada Osmanlı olduğumuz için, Türkiye’de Kürt olduğumuz için bazı şeyler hakkımız olmadığı anlatıldı.. (aynı türkiye yıllar sonra trt-6 da kürtçe yayın yapacak, ve ülkenin başbakanı halkı Diyarbakırda kürtçe selamlayacaktı..)

Kuzenlerim, aile büyüklerimiz, iki yıl boyunca gelip gittiler.. Victoria’nın gelmesini, beni burda böyle görmesini istemediğim için kesin emir vermiştim, getirilmeyecekti.. sadece rusca yazdığım mektuplar ona götürülecekti.. Elleri iyi mi diye sordum.. Evet dediler.. Ama sensiz çok mutsuz, hep ağlıyor…

Mahkeme bitti.. beraat ettim.. Van’a dönüş vakti geldi.. tam dönecekken Celal Bayar’ın benimle görüşmek istediğini söylediler.. ankaradan geçerken kendisiyle görüşme fırsatım oldu.. Tuhaf bir teklifi vardı bana, Vanda bulunan topraklarıma karşılık aynı dönüm toprağı Bursa’da bana vereceklerini, sadece aşiretimi Vandan çıkarmamı istediğini söyledi.. Devşirilmek istendim.. Teşekkür ettim.. (takip eden ilk seçimlerde van milletvekili seçilecektim..)

Van’a dönüyorum.. Van’da bile artık motorlu araçlar kullanıyoruz.. burnumda tüten bir koku var.. bir ten.. bir renk.. buz mavisi.. bir kadın.. izlemeyi özlediğim bir dans.. duymayı özlediğim bir ses.. hayran olduğum bir cesaret, yürek.. devrimci babanın devrimci kızı, aşkım, kadım, Leylo, Victoria…

İşte orada.. bahçede.. biliyor bugün geleceğimi.. parlak pembe bir kıyafet… topuklu ayakkabılar… ayak bilekleri.. Canımı açıp içime sarmalamasam da artık zarar veremeseler ikimize.. Rusya’dan getirerek bencillik mi yaptım.. nasıl olsa unuturdu beni.. evlenirdi.. yine buz pateni yapar, öğretirdi.. hiç bilmediği bir dili, bir halkı, bir dini, bir görgüyü tanıyıp yaşamak zorunda kalmazdı.. “bitki örtümsün sen benim” derdi bana.. koştu sarıldı.. ağladı.. o ağlayınca tüm köylü kadınlar ağlamaya başladı.. zılgıt seslerini silah sesleri bastırıyordu.. şarkılar söylendi.. halaylar çekildi.. köyümdeyim.. ne kadar gitsem, ne kadar gönderilirsem, o kadar döneceğim..

Ellinde az bir iz kalmış.. kına yaptım kendime diyip gülüyor deli kız.. saçlarını açtım, boynuna dokundum, ensesini öptüm.. işte benim dört dörtlük huzurum.. işte benim kavgam.. delim, divanem..

Ben yokken psikolojisi bozulmuştu.. geceleri uyanıp duruyodu.. tütün içmeye başlamıştı.. bir kaç kez kendi kendine konuştuğunu duydum.. ara sıra kendini durduramadan gülüyor, sonrada ağlamaya başlıyordu..

Abim çağırmış, gittim.. Kınyaz dedi, senden bir şey isteyeceğim.. (Abim babam öldükten sonra benim babam olmuştu.. 5 erkek kardeştik ve aramızdan su sızmadı.. yaşadıklarımız öyle kenetlemişti ki bizi birbirimize.. birimizin sözü diğeri için emirdi. asla kırmazdık birbirimizi)
uzun uzun konuştuk.. aşiretin başındaydım.. 40 lı yaşlara yaklaşmama rağmen çocuğum yoktu.. olmuyordu.. evlenmemi istiyorlardı benden.. Abim istiyordu.. Victoriya bilmeyecekti..
Evlendim..
düğün yok..
söz yok..

Uzunca süre victoria evlendiğimi farketmedi.. taki bir sabah bizi aynı yatakta görene kadar.. ağzına gelen tüm rusca küfürleri etti bana.. ağladı.. çok ağladı.. yüzüme omzuma vurup durdu.. sonra anlatım.. anlamadı.. hiç bir zaman anlamadı.. çocuklarımı sevdi.. bana küstü.. benimle bir daha yatmadı..

Victoria’nın psikolojisi artık iyice bozulmuştu.. köydeki kadınlar artık onunla dalga geçiyordu.. artık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı rahatsızlığı.. Onu aldım ve İstanbula götürdüm.. gezdik.. kimse yoktu sadece ikimiz.. denizi gördü.. boğazı.. kalabalığı.. tıpkı onun gibi topuklu giyinen kadınları.. elbiseler aldım ona.. tanrım hala ne kadar güzeldi.. saçlarını boyadı.. makyaj malzemeleri aldı.. bir sürü krem aldık elleri için.. bu arada doktora gittik, ilaçlarını almaya başladı.. hızla düzeliyordu.. en azından ağlayarak uyanmıyordu artık geceleri.. bana anlatacak o kadar fazla şeyi varmış ki hiç susmuyordu.. ben sürgündeyken olanları, duyduklarını merak ettiği şeyleri sorup duruyordu… gülüyordu.. gülümsüyordu.. yüzümü okşuyor, beni seviyordu.. balık yedik.. ilk defa rakı içti.. ilk kadehtan sonra yine vodka istedi..
-aileni özlemiyor musun dedim
-özlemez olur muyum dedi.. gözleri doldu..
Bana ve Van’a doyduğu o kadar belliydi ki.. Ailesini bulduğumu söyledim.. Hala rusyada ordudaki en etkin komtanlardan biriydi babası..

-Senin yerin burası değil Victoria.. hiç bir zaman mutlu olamayacaksın.. beni dünyanın hiç bir yerinde rahat bırakmayacak insanoğlu.. ben olduğum her yerde azınlığa talibim.. türkiyede işler hala karışık.. her an gelip tekrar götürebilirler beni.. benim ailemi, adetlerini gördün.. evlenmek zorunda kaldım.. bunlar senin anlayabileceğin şeyler değildi.. kim bilir daha neler yaşayacağız.. seni buraya getirmem bencillikti.. bence artık dönmelisin. dedim
-bencede dedi.

İlaçlar işe yaramış, istanbulu sevmiş, güzel kıyafetler giyinmiş, önceki hayatını biraz olsun hatırlayıp, özlediği tek şeyin ben olmadığının farkına varmıştı.. Van’a dönecektik.. ordan Victoria Rusya’ya geri dönecekti.. mutluydu.. ağlıyordu..

Döndük.. herkese hediyeler almıştı.. o kadar düzelmişti ki ben hariç herkes şaşırmıştı.. bir hafta geçtikten sonra 4. çocuğum doğmadan dönmeye kadar verdi..

saat gece 11 civarı.. yarın Victoria dönüyor.. çatıdayız.. yaz gecesi.. yan yana oturmuşuz.. çay içiyoruz.. sana bir hediyem var dedim! şaşırdı, ne hediyesiymiş o dedi? istanbuldan almıştım, gitmeden önce verecektim, yarın dönüyorsun artık verebilirim dedim.. gidip sandıktan bir paket çıkarıp tekrar çatıya çıktım..
bunlar senin dedim..
heyecanlanmıştı.. çocuk gibi hızlıca açtı paketi..
dört tane rusca kitap.. istanbuldayken arayıp bulmuştum onları.. kitapları aldı.. sayfalarını kokladı.. gözleri doldu.. buz mavisi gözlerinden hızlıca akmaya başladı gözyaşları.. dolundayda gözyaşlarıda buz maviydi sanki
-Gitmiyorum, dedi
anlamadım.. boş boş bakıyordum ona ağlayarak
-Gitmiyorum Kınyaz dedi.. Ben artık buralı oldum.. ben artık burayı anladım, sahiplendim, burda ekmek pişirdim, burda insan sevdim, burda hastalandım, burda iyileştim.. burda bana kimse victoria demedi.. ben leylo oldum.. deli leylo.. tekrar Victoria olamam artık.. olamam.. olmayıda istemem zaten.. bu dört kitap bana uzunca müddet yeter.. gerekirse günde sadece bir sayfa okurum.. ama bana yeter.. yetiştiririm ömrüme..
sen burdasın,
ben burdayım,
gitmiyorum..
dedi.

11 yıl daha yaşadı.. bu süre zarfında iki kez daha sürgüne gönderildim.. ne kadar ısrar etsemde bir daha isanbul’a hiç gelmedi.. ilaçlarını kullanmadı.. zaturre oldu.. tütün içmeyi hiç bırakmadı.. öğleden sonraydı vefat ettiğinde.. ekim ayıydı.. müslüman olmadığı için aile mezarlığında ayrı bir yer yapıldı ona.. kum rengi teni, toprak altındaydı.. yoktu.. rusca bilen köy çocukları kaldı ondan geriye, dans ettiği kavak ağaçlı bahçedeki evimiz, rusca kitapları, topuklu ayakkabıları.. aldığımız kremler.. gülüşü.. sesi.. teni.. sıcağı.. ağır başlılığı.. avuç içinde ki kınası..

Ben siyasete devam ettim.. beş dönem van milletvekilliği yaptım.. meclis başkanlığı koltuğuna oturdum.. beni sürgün eden devlet bana korumalar verdi.. 10 çocuğum oldu..

Leylo hep bir yara olarak kaldı içimde..

Dayanmayı ve dayatmayı ondan öğrendim…. Devrimci babanın, devrimci kızı.. Hristiyan ordusunda müslüman subayın, Türkiye’de Kürt Aşiret liderinin karısı.. Aşkım.. sevgilim.. hanımım:

Victoria

Dedem Kinyas Kartal 1991 yılında DYP Van İl Başkanlığı açılış konuşmasını yaptığı sırada geçirdiği kalp krizi sonrasında vefat etti.. yüze yaklaşan yaşına rağmen hiç bir zaman baston bile kullanmadı, uzun boylu beyaz saçlı esprili, sert ve otoriter idi..

(1) yorum

    1 kişi yorum yapmış

    • ngk - Gravatar ngk August 6, 2009

      yalnız romanlarda yaşanır diyeceğim bir aşk ve yaşam öyküsü..
      böyle bir dedenin torunu olmak gurur verici olmalı,
      ağzına ve yüreğine sağlık..

    yorum yazabilirsiniz:

    Yorum Kuralları: Basit XHTML kodları kullanabilirsiniz (a href, strong, em, code). Yeni satır ve paragraflar otomatik olarak yaratılır. e-Posta adresiniz gizli tutulacaktır.

    XHTML: Şu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

    "*" ile işaretlenmiş alanlar boş bırakılamaz.